• Dolar Alış 8.3357TL
  • Dolar Satış 8.3024TL
  • Euro Alış 9.7306TL
  • Euro Satış 9.6917TL
Reklam
Reklam

36 YIL ÖNCE, 36 YIL SONRA!

Reklam
, 0 Yorum

Bölgemizde PKK patentli terör olayları 1984 yılının 15 Ağustos günü Eruh ve Şemdinli ilçelerine yönelik saldırılarla başlatılmıştı. Şimdi 2020 yılındayız. Aradan 36 yıl geçti. Geçmiş yıllarda 15 Ağustos yaklaşırken içimize bir korku düşerdi. Özellikle bu tarihte Şemdinli ve Eruh başta olmak üzere bölge genelinde olaylar yaşanırdı. 2012’de özellikle Şemdinli’de başlayan çatışmalar sözün tam anlamıyla bir savaş durumuydu. Uçaklarla, helikopterlerle, tanklarla ve ağır silahlarla yapılan bir harekat, normal bir terör olayı olarak algılanabilir mi!

Eruh üzerinden de aynı taktik uygulandı amma, tutmadı. Terör örgütünün, Eruh’un kırsalında Bilgili üs merkezine karşı giriştiği saldırı 1 şehit ve 13 yaralı pahasına da olsa anında püskürtüldü! Baskını yapan gruptan 2 terörist de etkisiz hale getirildi. Şehit Er Enes Çakırdoğan, törenle gönderildiği memleketi Ankara’da düzenlenen ve devletin zirvesinin katıldığı törenle Pursaklar mezarlığında toprağa tevdi edildi.

2012 yılında yani ilk baskın tarihinden 28 yıl aradan sonra terör örgütünün tekrar Şemdinli ve Eruh’u hedef almaları elbette tesadüfi değildi. Gayet bilinçli bir harekettir, “işte hala buradayız!” mesajını vermek, meydan okumak istemişlerdi.

Daha gerilere gidersek APOCULAR denilen bir grubun 1976’da Ankara’da küçük bir gruplaşma halindeyken 1978 yılından itibaren Hilvan-Siverek civarında kimi aşiretlerle kendisi dışındaki solcuları ve Kürtleri hedef alan eylemlerle sesini duyurduğunu anımsayacağız. O dönemde Apocular olarak bilinen, Siverek’teki Bucak aşiretine karşı silahlı eylemlerde bulunan ve ayaklarına giydikleri ayakkabılar nedeniyle “Mekaplılar” diye adlandırılan terörist grup, 17 Kasım 1979’da PKK ismiyle partileşti. 12 Eylül döneminde açılan davanın iddianamesinde 12 Eylül 1980’e kadar 213’ü sivil 243 kişiyi öldürdüğü belirtilen PKK örgütü, bu dönemde yakalanmayan kadrolarını Filistin, Lübnan ve Suriye’ye çektiler ve daha sonra Kuzey Irak’ta üslendiler. PKK, ilk büyük eylemini ise 15 Ağustos 1984’de yaptı.

Siirt’in Eruh ve Hakkari’nin Şemdinli ilçesini basan teröristler, karakollara ve askeri lojmanlara saldırdılar. Her iki ilçeyi bir süre kontrol altında tutan örgüt militanları, ilçe meydanından ve cami minarelerinden bir süre propaganda yaptıktan sonra Kuzey Irak’a döndüler.

Eruh’ta 1 askerin şehit düştüğü ve Şemdinli’de yaralanan Astsubayın da olaydan 5 gün sonra şehadet şerbetini içtiği olay, ölü sayısının az olması sebebiyle ilk anda çok önemsenmedi. Son birkaç yıldır zaman zaman ve yer yer görülen vur-kaç eylemlerinden biri sanıldı. PKK sonraki her 15 Ağustos’u önceleri “ilk kurşun günü” sonra da “Diriliş Bayramı” olarak yeni eylemlerle kutlama kararı aldı.

Eruh baskınında ilk şehit düşen Erin adı Süleyman Aydın’dı. Şemdinli baskınında ağır yaralanan ve olaydan 5 gün sonra yaşamını yitiren Şehidin adı ise Astsubay Memiş Arıbaş’tı. Aynı saldırılarda 3 sivil ve 9 asker yaralanmıştı. Jandarma birliğine ait çok sayıda silah, mühimmat, malzeme gasp edilmiş, PKK elemanları her iki ilçeyi de bir süre ellerinde tutarak ilçe meydanında ve cami minarelerinden propaganda yapmışlardı. Teröristler Eruh Ziraat Bankası’nı soymak amacıyla banka personelinin evlerine baskınlar yapmışlar, ancak, personelleri bulamamışlardı. Bu saldırı örgütün yaptığı ilk büyük saldırı olarak kabul edilmektedir. PKK üyeleri bu saldırıdan sonra Kuzey Irak’a geri döndü. İlk baskın için “üç-beş çapulcunun işi!” denildi amma, yıllardır olaylar devam ediyor.

2020 yılına girildiğinde ve 15 Ağustos yaklaşırken Şemdinli’de ve Eruh’ta olaylar meydana gelmesinden korkuluyordu. Ancak, terörün ayak sesleri artık yavaşladı.

Gerekli önlemlerin alınması sayesinde 15 Ağustoslarda kendimizi daha güvende hissediyoruz. Terörle mücadelede sağlanan bu başarıda özellikle İçişleri Bakanı olarak Sayın Süleyman Soylu’nun kararlı tutumu önemli.

Geçen 36 yıllık zaman diliminde birkaç çapulcu tarafından başlatıldığı söylenen eylemlerde canlarını yitirenlerin sayıları 50 bini buldu. Bu süre zarfında Terör olaylarıyla ilgili yapılan harcamaların ise 1 Trilyon   dolar olduğu ifade edilmekte.

PKK’nın lideri olarak bilinen APO (Abdullah Öcalan) 15 Şubat 1999 tarihinde Kenya’daki Yunanistan Büyükelçiliğinden çıkarıldıktan sonra, Kenya güvenlik birimlerince yakalanıp, Türk güvenlik görevlilerine teslim edilmişti. 16 Şubat 1999 tarihinde Engin Alan’ın Komutanlığında Bordo Bereliler tarafından uçakla Kenya’dan Türkiye’ye getirildi. Öcalan’ın üzerinde LAZAROS MAVROS adına düzenlenmiş bir Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu çıkmıştı.

Kenya’da ele geçirilen Öcalan, Türkiye’ye getirildikten sonra Bursa açıklarında bordo bereliler tarafından Deniz Kuvvetlerine ait bir hücumbotla İmralı adasına götürüldü ve özel hapishaneye konuldu. 31 Mayıs 1999 tarihinde hapsedildiği İmralı adasında yargılanmasına başlanan Öcalan PKK’yı kendisinin kurduğunu, örgütü sevk ve idare ettiğini, yakalandığı ana kadar örgütün kendisinin liderliği ve komutası altında faaliyetlerini sürdürdüğünü itiraf etti.

29 Haziran 1999’da yapılan son duruşmada Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından kurduğu silahlı örgütü PKK’yı, aldığı kararlar ve verdiği emir ve talimatlarla sevk ve idare ederek, devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf eylemleri gerçekleştirdiği sabit görüldü. Abdullah Öcalan, oybirliği ile idama mahkûm edildi. Karar Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından da onandı. Mahkemenin gerekçeli kararında, Öcalan’ın, eylemlerinin şiddeti, yoğunluğu, sürekliliği ve içinde bebek, çocuk, ihtiyar ve kadınların da bulunduğu binlerce insanın öldürülmüş olması ve ülke genelinde ciddi tehlike oluşturması nedeniyle Türk Ceza Kanunu’nun 59. maddesinde düzenlenen cezai sorumluluğu kaldıran veya azaltan nedenlerden yararlandırılmasının uygun görülmediği açıklandı. Mahkemenin verdiği idam kararı, Yargıtay tarafından 25 Kasım 1999 tarihinde onandı, fakat idam cezası yerine getirilmedi, AB uyum yasaları ile idam cezası kaldırıldığı için İmralı Cezaevi’nde ömür boyu hapse mahkûm edildi.

Ancak, dış etkenlerin de devreye girmesiyle Türkiye’de birkaç yıl (BARIŞ SÜRECİ) adı altında bir süreç başlatıldı. İmralı sakini Abdullah Öcalan barış aktivisti oldu. Oslo, İmralı, Kandil arası görüşmeler başladı. Ta ki 7 Haziran 2015 genel seçimlerine kadar. Ancak, genel seçimlerinden sonra, süreç sekteye uğradı. Çünkü PKK’nın siyasi uzantısı HDP, barajı aşarak TBMM’ne 80 milletvekili sokmayı başarmıştı. Bu durum AKP’yi iktidarından ederken, HDP’yi de şımarttı. Barış sürecine katkı sağlaması beklenen genel seçim sonuçları tersi bir etki yaptı. Barış Süreci askıya alındı. Suruç katliamıyla başlayan olaylar yüzünden 55 vatandaşımız can verirken, çok sayıda yaralananlar oldu. Yakılan iş yerleri, araçlar ve kaçırılan vatandaşlar da cabası.

Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanı olmasından bu yana, Terörle mücadelede ciddi mesafeler alındı. Sınır ötesi harekâtlar düzenlenerek çok sayıda terörist etkisiz hale getirildi. Ancak, yine de Bölgemiz halkının ardı arkası gelmeyen olayların 15 Ağustos tarihinde doruk noktasına ulaşmasından hala korktuğunu hatırlatmakta yarar var.

Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanı olmasından bu yana, terörle mücadele gerçek anlamda hız ve başarı kazandı. Öyle ki, teröristler artık felik-felik kaçacak delik arıyorlar. İlk defa terör konusunda önümüzü görür hale geldik. Yurt içindeki ve yurt dışındaki teröristler hem sayısal anlamda ve hem de ismen biliniyorlar. Bu çok önemli bir gelişmedir. Düşmanı dize getirmek için tanımak gerekir. Düşmanını tanımazsan, onunla nasıl mücadele edeceğini bilemezsin. Ama düşmanını tanırsan, elin güçlenir, Zayıf noktalarını bulur, bilir ve buna göre hareket edersin.

Zeytin Dalı ve Pençe gibi Harekatlarda  4 bine yakın kayıp veren terör örgütü PKK’nın Türkiye sınırları içindeki örgüt mensubu sayısının 1000-1500 civarına düştüğü belirtilmektedir.  Batı dünyasının tüm engellemelerine karşılık, operasyonların kararlılıkla sürdürülmesi sonucu PKK ve değişik adlar altında faaliyetlerini sürdüren kolları neredeyse bitme noktasına gelmiş bulunmaktadırlar Zeytin Dalı harekâtıyla Türkiye’nin terörle mücadeledeki başarısı son yılların zirvesine ulaşmış bulunmaktadır. En önemlisi, terör örgütlerine katılımın neredeyse sıfırlanmış olmasıdır. Terör örgütlerine katılmak şöyle dursun, fırsat bulanlar da kaçıp Türk adaletine teslim olmak yolunu seçiyorlar.

İddialar odur ki, örgüt mensupları içinde yaşamlarından öylesine bezmiş olanlar var ki, fırsatını buldular mı kaçacak ve hemen teslim olarak itirafçı konumuna geçecekler. Sadece Türkiye sınırları dahilinde değil, Irak ve Suriye’de darbe üstüne darbe yiyen terör örgütü mensupları kaçacak delik arıyorlar. Bir zamanlar ulaşılamaz zannedilen KATO DAĞI bile teröristlerden temizlendiyse, ötesi çorap söküğü gibi gelecek demektir.

Sözde PKK’nın kıyam günü olan 15 Ağustoslar geçmiş yıllarda hep kabus olurdu. 2020’nin 15 Ağustos’una bakın. Darbeleri yiyen terör örgütünün kendisi olmakta.

Afrin, Menbiç ve Kandil’e düzenlenen harekatlar terör örgütünün çöküşünü hızlandırmıştır. Şimdilerde de Suriye sınırımızda kurulacak GÜVENLİK KORİDORU ile belki de terör örgütleri artık bellerini doğrultamayacak bir hale geleceklerdir. Etkisiz hale getirilen teröristler arasında kırmızı ve gri bültenle arananların bile bulunması daha da ümit verici bir gelişmedir.

Samimiyetle söylemek gerekirse, ilk defa terörle mücadelede bu noktaya gelinmiştir ve yine ilk defa Türkiye’nin terör belasından kurtuluşunun yakın olduğu konusunda çok kuvvetli bir ümit ışığı doğmuştur.

Terörü bitirmek kararlılığındaki güvenlik güçlerimizin şehit ve gazilerini rahmetle anıyor, başlatılan kararlı mücadelenin son terörist teslim olana veya etkisiz hale getirilene kadar devamını diliyoruz.

Türkiye Cumhuriyetinin bölünmesi sonuçlarını doğurabilecek bir durum, elbette ve asla kabul edilemez. Bölgemizde yaşayan Kürt kardeşlerimizin de, bölünmeye razı olacakları kanaatinde değiliz! En iyi savaş, en kötü barıştan kötüdür amma, onursuz bir barış da kötülerin en kötüsü olur!

PKK, ilk kurulduğu yıllarda Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerinde yaşayan vatandaşların Türk ırkından ayrı bir ırk olduğunu, Türk devleti tarafından sömürüldüğünü, dil ve kültürünün asimile edildiğini iddia ederek, Türkiye’nin doğu ve güneydoğu Anadolu bölgelerini içine alacak şekilde Suriye-İran ve Irak toprakları üzerinde bağımsız birleşik demokratik Kürdistan devleti kurmayı hedeflemekteydi. Yani, bugün Büyük Ortadoğu Projesi olarak karşımıza çıkan olgunun temeli 1974 yılında atılmıştı. Tabii, arkasında ABD ve İsrail’in bulunduğu bugün kesinleşmiş bulunmaktadır.

PKK, Türkiye’deki sol örgütlerin Kürt Sorununa  yaklaşımlarına ve çözüm önerilerine bir tepki olarak ortaya çıksa da, Marksist söylemden kopmadı. Ancak örgüt, ilk oluşumundan itibaren önceliğini Kürt ulusal bilincinin oluşturulmasına verdi. PKK’nın kurulması, Türkiye’nin çözemediği Kürt Sorununda bir dönüm noktası oldu.

Abdullah Öcalan öğrencilik yıllarında ulusal sorunun silahlı mücadeleyle çözülebileceği fikrini savunarak, faaliyet alanını Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine taşıdı. 1978 yılında silahlı eylemler başladı. Grup, ilk önce ‘Apocular’ veya ‘UKO’cular’ (Ulusal Kurtuluş Ordusu) olarak tanındı. Öcalan ve arkadaşları, Diyarbakır’ın Lice ilçesi Fis köyünde 27 Kasım 1978’de yaptıkları toplantıyla örgütlenmelerinin ismini PKK (Partiye Karkeren Kürdistan) olarak belirledi.

12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleşen askeri darbeyle başlayan baskı rejiminden Kürt hareketi de nasibini aldı. Çok sayıda Kürt vatandaş yurtdışına kaçmak zorunda kaldı. Suriye’ye gidenler Filistin eğitim kamplarına katıldı, Avrupa’ya iltica edenlerse üniversiteler ve sivil toplum örgütleri aracılığıyla Kürt Sorununu Batı’ya anlatmaya başladı. Geride kalanların pek çoğu ise dönemin baskılarının simgesi haline gelen Diyarbakır Askeri Cezaevi’ndeydi. Böyle bir dönemde PKK da, çoğu yasadışı örgüt gibi Türkiye dışına çıktı. 12 Eylül’den kısa bir süre önce Şam’a yerleşen Öcalan, örgütü buradan yönetmeye başladı.

Darbenin Kürt hareketine yönelik tasfiye amacı sosyalist harekete uyguladığı tasfiye kadar başarılı olamadı, aksine Kürt hareketi darbe sonrası toparlandı. Özellikle Diyarbakır Cezaevi’nden çıkanların kitlesel olarak PKK’ya katılarak dağa çıktığı bir süreç yaşandı. Filistin kamplarında eğitimlerini tamamlayarak Suriye’den Türkiye sınırını geçen örgüt üyeleri Adıyaman, Sason ve Dersim’e yerleşerek örgüte vurucu bir güç kazandırdı.

15-25 Temmuz 1981’de Suriye’de yapılan PKK 1. Konferansına 60 kadar örgüt mensubu katıldı. Konferans PKK’ya tahsis edilen Helve Kampı’nda yapılmış, dönemin Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad tarafından Kürdistan Demokrat Partisi’nden (KDP) alınan izinle de, örgüt Kuzey Irak’a (Kandil) yerleşmişti. KDP lideri Mesut Barzani önce Türkiye’den çekinerek bu teklifi reddetmek istese de, Esad’ın baskıları sonucu kabul etmek zorunda kaldı. Böylece 1981’de Kuzey Irak’a ilk adım atıldı.

1984’de Şam’da gerçekleştirilen ikinci kongreden sonra kamplardaki üyelerini gerilla savaşına hazırlayan örgüt özellikle Hakkari, Mardin, Siirt illerini kapsayan bölge içerisindeki askeri hedeflere karşı silahlı eylem hazırlığını hızlandırdı. 15 Ağustos 1984’te PKK’nın ilk ses getiren eylemi gerçekleşti. Hakkari’nin Şemdinli ilçesi ile Siirt’in Eruh ilçesine düzenlenen eşzamanlı baskınlarla örgüt silahlı çatışma sürecini başlattı.

Abdullah Öcalan, 1999 yılında yakalandıktan sonra verdiği ifadesinde, örgütün silahlı faaliyetlerini 1984 öncesi ve sonrası olarak ikiye ayıracaktı. Öcalan ifadesinde, ‘Hilvan-Siverek dönemi’ olarak tanımladığı birinci dönemde mücadelenin, ağalara ve şeyhlere, yani mahalli otoriteye karşı sürdürüldüğünü; Şemdinli ve Eruh baskınlarından sonra başlayan ikinci dönemde ise gerilla taktiği tarzındaki silahlı eylemlerle örgütün doğrudan devlete yöneldiğini anlattı.

İfadesinde Şemdinli ve Eruh baskınlarının kendi talimatıyla gerçekleştiğini kabul eden Öcalan, eylem kararını 1982 yılında Diyarbakır Cezaevi’nde üç örgüt üyesinin ölüm orucunda hayatını kaybetmesi üzerine verdiğini kaydetti.

Üçüncü kongre kararlarından sonra PKK silahlı eylemlerinin yelpazesini genişletti. Askeri hedeflerin yanı sıra, kamu kurumlarının araçlarına, yönetim binalarına saldırılar arttı. Bu gelişmeler üzerine, 1987’de sıkıyönetim yerine “Olağanüstü Hal” ilan edildi ve “Jandarma Bölge Asayiş Komutanlığı” kuruldu. Yurtiçinde faaliyetlerini yoğunlaştıran PKK ile asker ve polisten oluşan özel güvenlik güçleri arasındaki çatışmalar yoğunluk kazandı. Bu dönemde başta Suriye olmak üzere Lübnan, Kuzey Irak, Yunanistan ve Rusya’dan büyük destek gören PKK, köy baskınlarına yöneldi.

Örgütün 1986-1987 yıllarında yoğunlaştırdığı bu eylemlerin amacı PKK’yı devlete karşı alternatif otorite olarak kabul ettirmekti. Bu nedenle hedefler özenle seçiliyordu. ‘ibret’ yöntemi en kestirme ‘ikna’ yolu olarak görülüyordu. Güvenlik güçlerine kim bilgi veriyorsa ‘ajan’ olarak ilan edilip öldürülüyordu. Esnaftan ve sınır geçişlerinden alınan haraca ‘vergi’, örgüte katılmalara ise ‘askere alma’ işlemi adı veriliyor, örgüt otoritesi bölge halkına alternatif devlet otoritesi olarak sunuluyordu.

Bu kavramların kullanılması ve halk nezdinde bu yönde propaganda yapılması Öcalan ve PKK’nın ‘parti-cephe-ordu’ üçlemesi içinde orduya geçiş aşaması olarak görülüyordu. PKK’nın ordulaşma çabaları sürecinde gördüğü dış destek de çok önemliydi. İran-Irak Savaşı’nın yarattığı ortamı değerlendiren Öcalan ve PKK, 1988 yılında Bağdat ile yoğun bir ilişkiyi başlatmasını takiben, İran’ın desteğini de sağlamaya yöneldi.

Böylece örgüt Suriye ve Irak’tan sonra, İran’ın da hem Irak’a, hem de Türkiye’ye karşı PKK’yı kullanabileceği mesajını vererek, Türkiye’ye girişte İran’dan da yararlanmaya başladı. Türkiye’ye komşu üç ülkenin sağladığı bu hareket alanı PKK’yı rahatlatırken, örgüt iç bölgelere daha fazla sızarak, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni daha geniş ve kontrolü zor bir alana yayılmaya zorladı.

PKK, bu dönemde yaşanan İran-Irak Savaşı’nın sonuçlarından da yararlandı. Dönemin Irak lideri Saddam Hüseyin, Kuzey Irak’taki KDP lideri Mesut Barzani’ye bağlı güçlere saldırdı. İran’a kaçmak zorunda kalan Barzani birliklerinin arkalarında bıraktıkları silahlara PKK tarafından el konuldu. Örgüt Kuzey Irak’ta ortaya çıkan bu boşluktan yararlanarak bölgeye yerleşimi tamamladı, ayrıca Barzani’ye bağlı bazı militanları bünyesine katmayı başardı. PKK sağladığı bu güçle kendini otorite olarak kabul ettirmeye yönelik silahlı eylemlerini arttırdı. Bu eylemler neticesinde PKK, Kürtçülük hareketini uluslararası platformda tartışılır hale getirse de pek çok ülke tarafından ‘terör örgütü’ ilan edildi.

PKK’nın talimatları doğrultusunda kurulan Halkın Emek Partisi’nin (HEP) propaganda alanı haline getirilmesi, 1991 genel seçimlerinde partinin desteklenerek meclise temsilci sokulması talimatı Öcalan tarafından verildi.

PKK’nın 1990 yılının Mart ayında Cizre, Silopi ve Nusaybin’de düzenlediği gösterilere beklenenin üzerinde bir katılım oldu. Bunun üzerine örgüt faaliyetlerini artırarak bir yandan bu kitle desteğini canlı tutmaya çalışırken diğer yandan da siyasallaşma çabalarını yoğunlaştırdı.

Amerika Birleşik Devletleri öncülüğündeki koalisyon güçlerinin 17 Ocak 1991’de Irak’a başlattıkları askeri harekat, bu ülkenin Kuveyt’ten çekilmesi ve Birleşmiş Milletlerin Nisan 1991’de 36. paralelin kuzeyini Bağdat yönetimine yasaklaması kararıyla sonuçlandı. Bu karar hem Türkiye, hem de PKK için önemli sonuçlar doğurdu. Kuzey Irak’ta meydana gelen otorite boşluğundan bir kez daha yararlanan PKK, silahlı gücünün önemli bir bölümünü buraya kaydırdı. Kuzey Irak’a yerleşerek kamplar kuran PKK, Irak ordusunun kuzeyden çekilirken geride bıraktığı silahlara da el koydu. Bu gelişme örgütü silah ve mühimmat bakımından o güne kadar hiç olmadığı kadar güçlendirdi. Türkiye’nin başına belâ yaptı.

Daha önce birbirine destek olan Barzani ve PKK’nın arası açılmıştı. Nitekim Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan  Barzani,PKK’nın ikinci bir Kandil’e çevirdiği belirtilen Türkiye sınırına yakın Sincar konusunda söz konusu terör örgütünü uyararak PKK’nın bölgeden çekilmesini istemiş, terör örgütüPKK’nın  Sincar (Şengal) bölgesinden çıkması gerektiğini vurgulayan Barzani, gerekirse güç kullanılabileceğini söylemişti.

Barzani, “Sincar’daki Ezidi halkının yaşadığı felaket sırasında, onları korumak ve güvenliğini sağlamak için Rojava güçleri, yani PYD’nin oynadığı değerli rolü memnuniyetle karşılıyoruz.PKK’nın Sincar’daki varlığı bölgede istikrarsızlığa sebep oluyor. Sincar’ın yeniden inşa edilememesinin sebeplerinden biri de PKK’nın oradaki varlığıdır. Sincar halkı geleceğinden emin değil, bu yüzden kente geri dönmüyor. Çünkü geri döndüklerinde neyle karşılaşacaklarını bilmiyor. PKK’nın şunu anlaması lazım; halkın yararı için bölgeden çıkması gerekiyor” diye beyanatlar vermişti. Ellerinde başka kartlar olduğunu söyleyen Barzani, “Eğer PKK, Sincar’da kalma ısrarına devam ederse güç kullanırız imasında mı bulunuyorsunuz” sorusuna “Evet” yanıtını veren Barzani olası bağımsızlık girişimiyle ilgili de şunları söylemişti:

Kürdistan’ın bağımsızlığının bölgede istikrara katkıda bulunacağına inanıyoruz. Bağdat ile aynı modelde devam edemeyiz… Irak’taki Kürtler Arap Irak’a entegre olmadı… Eğer Bağdat ile görüşmeden ya da herhangi bir diyaloga girmeden bağımsızlık ilan edersek bağımsızlığımız uygulanabilir olmaz. Onlara nihayetinde hedefimizin bağımsızlık olduğunu söyledim… Bağımsız Kürdistan’ın çekim merkezi olacağı endişelerine gelince, Türkiye’deki Kürtlere bakın. Güneydoğudaki Kürtler, İstanbul, İzmir,  Mersin’e gidiyor. Irak Kürdistan’ına yerleşmiyorlar…”

Günün sonunda, Türkiye bağımsızlık konusunda diyaloga girmemiz gereken ülkelerden biri” diyen Barzani, henüz bu konuda resmi bir temasları olmadığını ancak 2017’de gündeme getirmeyi planladıklarını söylemişti. Başta Türkiye için konunun bir kırmızıçizgi olduğunu belirten Barzani, “Ancak diyalogu başlatmak, bizleri dinlemeleri için bir imkân olduğuna inanıyorum” ifadesini kullandı. “Türkiye’nin Bağdat’tan bağımsız olarak petrol ihraç etmesine izin vermesi bu değişimin bir işareti mi” sorusu üzerine Barzani, “Bu tabii ki çok büyük bir gelişme. Türkiye’nin buna izin vermesi bizim tahayyülümüzün ve tüm beklentimizin ötesinde” yanıtını verdi.

Olası bir bağımsızlığı İran ile de görüşmek zorunda olduklarını belirten Neçirvan Barzani, ancak daha görüşmeden Tahran’ın aksi yönde karar verdiğini belirtti. Barzani, bağımsızlık görüşmelerinin Türkiye için değil, İran için bir kırmızıçizgi olduğunu kaydetti.

Türkiye, İran ve Suriye’nin tepkisine rağmen,  Irak Kürdistan’ında 25 Eylül 2017 günü bağımsızlık ilanı konusunda referandum yapılması kararlaştırılmış bulunmakta.

“Türkiye’de barış sürecinin canlandırılması için ellerinden geleni yapmaya hazır olduklarını” kaydeden Barzani, “Ancak PKK’nın stratejisini değiştirmesi gerekiyor. Sorunun savaş ve şiddetle çözülemeyeceğini anlamaları gerekiyor. Bu da stratejik bir karar olmalı, taktik bir manevra değil” ifadesini kullandı. ‘Türkiye’nin de aynı şeyi yapması gerektiğini kabul ediyor musunuz’ sorusuna ise Barzani, “Evet. PKK barışçıl bir çözüme karşılık silahlı kampanyasını sona erdirirse, işler kolaylaşır. Askerleri öldürmek, İstanbul’da bomba patlatmak sorunu çözmez. İki taraf da bundan kaybediyor. PKK, savaşı kentlere getirdiğinde, bundan en çok kim zarar gördü… Kürtler. PKK’nın ateşkes ilan etme zamanıdır. Olası herhangi bir barış sürecinde Kürt tarafının lider figürü deAbdullah Öcalan olmalıdır.”

Bu arada, PKK’nın kolu HPG, IKBY Başbakanı Neçirvan Barzani’nin, ‘Şengal’den çıkın, yoksa güç kullanırız’ sözlerine ‘Kimsenin bizi zorla çıkarmaya gücü yetmez’ cevabını verdi.

PKK’nın silahlı kanadı HPG, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başbakanı Neçirvan Barzani’nin, “Şengal’den çıkın, yoksa güç kullanırız” sözlerine yanıt olarak “Kimsenin güçlerimizi zorla Şengal’den çıkarmaya gücünün yetmeyeceğini tarih ispatlamıştır” dedi. ABD’nin güdümündeki YPG ise Suriye’de oluşturulmak istenen Kürt koridoruna talip! IKYB ile PKK arasında çıkan ihtilaf, Türkiye açısından memnuniyet verici bir gelişme olarak karşılanmaktaydı. Ancak anlaşılan o ki, ABD her iki tarafı da susturdu. Büyük Ortadoğu Projesini gerçekleştirmek için her iki gücü kullanmak istiyor. Bakalım, 25 Eylül’de Irak Kürdistan’ında referandum yapılacak mı. Türkiye, İran ve Suriye bu referanduma karşı nasıl bir tavır alacaklar.

Evet, 36 yıl değil, 40 yıl öncesine giderek bölgemizde yaşanan çok önemli bir sorunu tahlil etmeğe çalıştık. Bu sorunun adı (Kürt Sorunu) değil, gerçekte (Büyük Ortadoğu Projesi) olmalıdır. Sadece Türkiye’nin değil, bütün komşu ülkelerin İran, Suriye ve hatta Rusya’nın bu oyuna seyirci kalmaması ve bölgemizde İKİNCİ BİR İSRAİL’İN KURULMASINA MÜSAADE ETMEMELERİ GEREKİR…

36 YIL ÖNCE, 36 YIL SONRA!

Gerilere, 35 yıl öncesine gidelim. 1984 yılının 15 Ağustos günü gecesi ülkemiz açısından çok önemli bir olay gerçekleşmişti. Henüz adı duyulmamış olan PKK örgütüne mensup bir grup, Eruh ilçemizi basarak ilk terör eylemini başlatmıştı. Aynı saatlerde ve eş zamanlı olarak Hakkari’nin Şemdinli ilçesi de baskına uğramıştı. Baskını yapan PKK’lı gruplar, ilçelerin minarelerindeki hoparlörlerle halkı, tespit edilen alanlara toplanmağa çağırmışlardı. Eruh’taki baskın sırasında karakoldaki erlerden Süleyman Aydın Şehit edilmiş, 6 kadar asker de yaralanmıştı. İlçenin telefonları kesilmişti. O yıllarda cep telefonu denilen meret de yoktu. PKK örgüt mensupları, ilçenin meydanında topladıkları vatandaşlara, örgütlerinin propagandasını yaptılar. Bir amaçları da, ilçenin tek banka şubesi olan Ziraat Bankasını soymaktı. Ziraat Bankası Müdürü, tavuk kümesine saklandığından, aradılarsa da bulamadılar. Bankanın çelik kasasını da açamadılar. Çok ağır olduğu için  beraberlerinde  de götüremediler.

Eruh İlçe Kaymakamı Mustafa Erdoğan baskını haber alınca gizlenmişti. Teröristler, onu da aradılar ama o da bulunamadı. Karakoldaki silahları aldıktan ve propagandalarını yaptıktan sonra, gece saat 24:00’ten sonra ilçeyi terk ettiler.

Eylemcilerinin Eruh’u terk ettikleri kesin olarak anlaşılınca Kaymakam Mustafa Erdoğan, yanına o yıllarda Eruh’ta Orman Bölge Şefi olarak görev yapan Ali Aksu’yu ve 2 jandarma erini de alarak, baskın yediklerini iletmek için Siirt’e gelmiş ve gece sabah saatlerine yakın, Valilik Konağına ulaşmışlardı. Kaymakam, konağın nöbetçilerden Vali’nin derhal uyandırılmasını istemişti. Henüz gün doğmamıştı. Böyle erken bir saatte Valiyi uykusundan uyandırmanın doğru olmayacağı söylense de Kaymakam’ın ısrarı karşısında Valiyi uyandırmaya mecbur kalırlar. Vali Recep Birsin Özen mütevazi ve sempatik bir adamdı. Yüzünden hiç gülümseme eksik olmazdı. Henüz gün doğmadan uykudan uyandırılmaktan asla rahatsız olmamıştı. Kaymakamın, ilçede yaşananları anlatması O’nu da bir hayli endişelendirmiş, hatta dehşete düşürmüştü. Hemen Ankara’yı arayarak olayı bildirdi.

O saatlerde, Hakkari Valisi Arif Akbulut da, Şemdinli’de baskın yediklerini İçişleri Bakanlığına iletiyordu.

Yine o yıllarda, 12 Eylül Darbesinin mimarı Kenan Evren, Devlet Başkanıydı. Olaydan 1,5 ay sonra 2 Ekim 1984 günü Siirt’e gelerek, Eruh ilçesine de gitmiş ve bölücü faaliyetlerle ilgili olaylar hakkında yerinde tespitlerde bulunmuştu. Ancak, olayları küçümseyerek (Üç-beş çapulcunun işi!) demişti. Aradan zaman geçince, bu işin hiç de öyle üç-beş çapulcunun işi olmadığı ve dış destekli eylemlerin başlangıcı olacağı ortaya çıkmıştı.

O gün başlayan eylemler 36 yıldır devam ediyor. Olaylarda 6-7 bin kadar güvenlik görevlisi ve vatandaş şehit olurken, gerillalarla birlikte ölenlerin sayılarının 50 bini aştığı söyleniyor. Ülkenin ekonomik yönden kaybı ise 1 Trilyon dolar olarak ifade edilmekte.

15 Ağustos 2015 günü, ilk Şehit asker Süleyman Aydın için Erzincan’da Mertekli köyündeki mezarının başında anma töreni düzenlenirken, bölgemizin birçok ilçelerinde PKK sempatizanları da eylemler yaparak BAŞKALDIRI günlerini kutladılar(!)

Koca Türkiye Cumhuriyeti 36 yıldır, başlangıçta üç-beş çapulcu olarak tanımladığı terör örgütünü tedip etmekle meşgul. Başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere, dış desteklerle büyüyen örgüt, son birkaç yıldan beri aldığı darbelerle sıkışmış durumda.

APO (Abdullah Öcalan) ise 15 Şubat 1999 yılında yakalanarak getirildiği İmralı Cezaevinde kıymetli bir hükümlü olarak sözde cezasını çekmeğe devam ediyor. HDP’li milletvekillerinin, belediye başkanlarının, il genel meclisi, belediye meclisi üyelerinin ve belediye çalışanlarının ya kendileri uzun süre dağlarda kaldılar, ya yakınları bu davada canlarından oldular, ya da dağda adamları var.

Anlayacağınız Bölgemizde bugün için şehitler, gaziler, devlete destek verenler mağdur, PKK ve sempatizanları mağrur! Ama, başlatılan ciddi mücadele sayesinde onların da sonları artık yakın!

TAŞLAMALAR

NEPOTİZM İMİŞ MEĞER

İDARE ŞEKLİ BİZDE

AKRABAYI KOLLAMAK

MEŞRUYMUŞ BU SEBEPLE

AKRABAYI KAYIRMAK

ALLAH’IN EMRİ İMİŞ

AKRABADAN ÖNCESİ

ADALETİ EMRETMİŞ

ADALET OLMAYINCA

YAPILAN HER İŞ YANLIŞ

DEVLETİN DİNİ BİLE

ADALET BUNA ALIŞ

ÖMER GİBİ ADALET

GETİRİRLER SANMIŞTIK

YEZİT ÇIKTILAR BUNLAR

YANILDIK, ÇOK YANILDIK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN