• Dolar Alış 7.8338TL
  • Dolar Satış 7.8025TL
  • Euro Alış 9.1583TL
  • Euro Satış 9.1217TL
Reklam
Reklam

ATATÜRK, BUGÜNLERİ GÖRMÜŞTÜ!

Reklam
, 0 Yorum

Türkiye’de, siyaseti artık cemaatçiler yönlendiriyorlar. Öyle anlaşılıyor ki, siyasi partiler ve cemaatler iç içe! Kim ne derse desin, kim aksini iddia ederse etsin, siyasi partileri yönlendirenler  cemaatlerdir. En küçük beldeden tutunuz da, en büyük illere kadar, seçimleri şekillendiren cemaatler ve tarikatlardır. Seçimlerin sonuçları, o  beldelerdeki, ilçelerdeki, illerdeki cemaatlerin, tarikatların güçleriyle orantılıdır.

Bazı yörelerde, cemaatler ve tarikatlar iç-içedir, kol, koladır. Bazı yörelerde ise cemaatler ayrı, tarikatlar ayrı yürümektedirler. Milletvekili adayları, Belediye Başkan adayları, il genel meclisi ve belediye meclisi üyeleri tespit edilirken, bazı siyasi partilerin, tarikatçılardan veya cemaatlerden isim aldıkları, hatta verilecek kontenjan için pazarlıklar yapıldığı iddiaları oldukça yaygın. Nüfusun düşük olduğu seçim bölgelerinde, tarikatların ve cemaatlerin güçleri çok daha etkilidir. Nüfus arttıkça cemaatlerin ve tarikatların etkileri azalmakla birlikte, yine de ön plâna çıkmayı başarırlar.

Cemaatler de, tarikatlar da, varlıklarını sürdürebilmenin en önemli etkenlerinden birinin siyaset olduğu görmüş ve siyasete mühürlerini vurmağa başlamışlardır. Solcu bir lider olarak bilinen Merhum Ecevit bile, siyasi hayatının son demlerinde cemaatçilerle iş birliği yapmak zorunda kalmış ve bu sayede oylarını yüzde 22’ler düzeyine çıkarmıştı!

Bazı cemaatlerin, hemen her partide elemanları vardır. Bulundukları seçim bölgesinin şartlarına göre hareket ederek en sağ partiden, en sol partiye kadar siyasi yelpazede yer alırlar.

Evet, cemaatlerin yönlendirdikleri seçimlerle Türkiye daha nerelere kadar gidecek!

15 Ağustos’ta yapılan ve akamete uğratılan darbe cemaatlerin, tarikatların ve laiklik aleyhtarı akımların Türkiye’yi ne hallere soktuğunu göstermek açısından yeterli bir kanıt! Mustafa Kemal ATATÜRK boşuna mı “Türkiye cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz!” demişti. Elbette ki hayır! O üstün dehasıyla olabilecekleri hesapladığı için!!!

“BU KASİDE, SENİN KASİDEN”

Geçmiş yıllarda, Siirtli bir Şâir, Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed’e (O’na, al ve ashabına salat ve selâm olsun) ithaf olarak yazdığı uzunca bir kasideyi, devrin yine Siirtli âlimlerinden birine götürerek, düşüncesini almak istemiş. Aralarında “Hoca-Talebe” ilişkisi olduğu için, evine gitmiş. Âlim kişi, divan odasında Şâiri kabul etmiş. Divan odasında, âlim zatın genç oğlu ve 10-12 yaşlarındaki kızı da bulunuyormuş.

Şâir, ne maksatla geldiğini belirterek, Kasidesini sunmak isteyince, âlim zat:

-Hele, yazdığın Kasideyi sen kendin yüksek sesle bir oku da, çocuklarla birlikte dinleyelim demiş.

Bunun üzerine Şâir, kasideyi okumuş. Âlim zat:

-Bu kaside, benim kasidem, nasıl olur, eline nasıl geçti! diye gülümsemiş ve:

-Bak, inanmıyorsan okuyayım, dinle! diyerek, kasideyi eksiksiz tekrarlamış.

Zavallı Şâir, bu duruma şaşırarak:

-Vallahi Hocam, bu kasideyi ben yazdım. Sizden önce de hiç kimseye ne okudum ne okuttum. Siz, şimdi okuyunca hayretler içinde kaldım! Bu nasıl olur? diyecek olmuş.

Bunun üzerine, âlim zat:

-Bak, hatta oğlum da kasideyi ezbere biliyor! dedikten sonra, oğluna dönmüş:

-Oğlum, kasideyi okusana demiş.

Âlim zatın, genç oğlu da yüksek sesle, eksiksiz ve kusursuz bir şekilde kasideyi okumuş. Şâir, bu işe daha da hayret etmiş.

Sözü:

-Bu nasıl olur, emin olun, ben bunu kendim yazdım. Ama, artık ben de kendimden şüphelenir oldum! demeye getirmiş.

Bunun üzerine âlim zat:

-Hatta, benim küçük kız bile, bu kasideyi ezbere biliyor dedikten sonra, kızına dönerek:

-Kızım, sen de oku bakalım kasideyi! deyince, Kız da, kasideyi eksiksiz, ve yanlışsız, bir çırpıda okuyuvermiş, Tabii, Şâirin şaşkınlığı artmış. Apışıp kalmış. Bunun üzerine âlim zat gülümseyerek, gerçeği açıklamış ve şöyle demiş:

-Allah, ömrüne bereket versin. Kaside, elbette senin kasiden. Ben, lâtife olsun diye sana bu oyunu oynadım. Allah, bana öyle bir zekâ lütfetmiş ki, ben, bir şiiri, bir yazıyı ne kadar uzun olursa olsun, bir defa okudum veya dinledim mi, ezberlerim. Bu bakımdan, Sen, yazdığın kasideyi bir defa okuyunca,  ezberlemiş oldum. Oğlum da, bir şiiri veya yazıyı iki defa okur veya dinlerse ezberler. Sen bir defa okudun, ben ardından ikinci defa tekrarladım. Oğlum da, ikinci defada kasideyi ezberledi. Kızım da, bir yazıyı veya şiiri üç defa okur veya dinlerse ezberler. Sen okudun, ben okudum, ağabeyi okudu. Okuma üçe tamamlanınca, o da, kasideyi ezberlemiş oldu. “Oku” deyince de, okudu. Bu da, YÜCE ALLAH’IN bana ve çocuklarıma bir lütfü ihsanıdır.

TAŞLAMALAR

HERKES OLMUŞ ÇETECİ

BİR BİZ KALDIK ARADA

“İŞE YARAMAZ” DİYE

ALMIYORLAR HALA DA

 

GÖZÜ ÜSTÜNDE KAŞI

OLAN HERKEZ ÇETECİ

AZCIK İNDİR KAŞINI

HALİN OLMASIN FECİ

 

ASKERLER ÇETECİDİR

GAZETECİLER DAHİ

HATTA BİLİM ADAMI

ÇETECİLER VAR AHİ

 

BU DURUMDA ÇETECİ

OLMAYAN VARSA KİMDİR

BU ÜLKE ÇETELERDEN

ZENGİN, HEM ÇOK ZENGİNDİR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN