Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Ahmet ARITÜRK
Ahmet ARITÜRK

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ!

11 Mayıs 2011’de İstanbul‘da imzaya açılmış olması nedeniyle kısaca “İstanbul Sözleşmesi” olarak bilinen ve 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe giren sözleşmeyi ilk imzalayan ülke Türkiye olmuştu. Türkiye, 11 Mayıs 2011’de Sözleşmeyi ilk imzalayan ve 24 Kasım 2011’de parlamentosunda onaylayan ilk ülke olmakla övünüyordu.

Tam adı (Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi olan İstanbul Sözleşmesi) 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzalandı ve bunun için de (İSTANBUL SÖZLEŞMESİ) adıyla anılmaya başlandı.

Avrupa Konseyi tarafından desteklenen ve taraf devletler için bağlayıcılığı olan İstanbul Sözleşmesi’ni ilk imzalayan ülkenin Türkiye olması yanında Meclisinde onaylayan ilk ülke de Türkiye olmuştu. Nitekim, 24 Kasım 2011’de TBMM’nde İstanbul Sözleşmesi’ni onaylayan Türkiye, bunu meclisine taşıyan ilk ülke olma özelliğine de sahip olmuştu. İstanbul Sözleşmesine, muhalefet partileri de destek vermişlerdi.

İstanbul Sözleşmesinin taslağı Birleşmiş Milletler nezdindeki uluslararası birçok antlaşma ve tavsiye metinlerinin değerlendirmesi sonucunda hazırlanmıştı. Bu sözleşmenin giriş kısmında şiddetin nedenlerinin ve sonuçlarının yarattığı menfi durumlar değerlendirilirken, kadına yönelik şiddetin tarihsel bir olgu olarak cinsiyet eşitsizliği ekseninde doğan güç ilişkilerinden kaynaklandığına vurgu yapılmaktadır.

Sözleşmede, kadına yönelik şiddet insan hakkı ihlali olarak değerlendirilirken, şiddet, cinsel istismar, taciz, tecavüz, zorla evlendirilme, erken evlendirilme ve namus cinayetleri gibi durumların kadınları toplumda ötekileştirildiği bir duruma getirildiği vurgulanmaktadır. Bu süreçte psikolojik şiddet ve ekonomik şiddet ibareleri de İstanbul Sözleşmesi’nin kapsamına dahil edilmiştir. Bu sözleşmede cinsiyet, cinsel yönelim, cinsel kimlik, yaş, sağlık durumu, engellilik durumu, medeni hal, göçmenlik ve mültecilik gibi durumlarda ayrımcılık yapılmamasının gerekliliği vurgulanmaktadır.

Peki, kadınların ve kız çocuklarının her türlü cinsel,  fiziksel maddi ve manevi baskılardan korunmasını amaçlayan ve ilk imzayı Türkiye’nin attığı İstanbul Sözleşmesinden çıkmamızın sebebi nedir.

İşin en dikkat çekici yanı, mahiyeti ne olursa olsun TBMM tarafından onaylanmış bir sözleşmenin tek  bir imzayla yürürlükten kaldırılmış olmasıdır. 19 Mart 2021’de bir gece yarısı kararnamesiyle Türkiye’nin (İstanbul Sözleşmesinden ayrıldığı) Resmi Gazete’de yayınlandı. Meclisin kararı, tek bir imzayla ve Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle yok sayıldı.

İşte, Resmi Gazete’de yayınlanan kararın gerekçesi: (Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi (İstanbul) Sözleşmesi’nden Çekilme Kararı Hakkında KAMUOYUNA DUYURU)

“Yaşam hakkını koruma ve cinsiyet eşitliğini sağlama Devletlerin asli sorumluluklarındandır. Kuşkusuz, sözleşmeler hakların korunması bakımından destekleyici ve yol gösterici metinlerdir ve bu özellikleri nedeniyle çok önemlidirler.

Ancak bu Sözleşmelere taraf olmak veya olmamak, devletlerin temel insan haklarını koruma konusundaki yükümlülüklerini değiştirmez. Bu nedenle, 20.03.2021 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile duyurulan Sözleşme’den çekilme kararının, bu yükümlülükleri reddetme anlamına gelmediği kanaatindeyiz. Nitekim devletin kadına karşı ve aile içi şiddeti önleme yükümlülüğü konusunda neredeyse bütün topluma yayılmış bir mutabakat bulunduğunu görmekteyiz.

Sözleşmeden çekilme kararını, sağladığı destek ve yönlendirme olanaklarını yitirme bakımından doğru bulmuyoruz ve devletin kadına karşı ve aile içi şiddet ile mücadele ve eşitliğin tesisi konusundaki iradesini gösterecek adımları hızla atmasını bekliyoruz.

Saygılarımızla.”

Evet, altına ilk imzayı atmakla ve parlamentosunda da onaylayan ilk ülke olmakla övündüğümüz İstanbul sözleşmesinden, 19 Mart 2021 günü tek bir imzayla ayrıldığımızı ilân ettik.  Parlamentonun kararı, tek bir imzayla yok sayıldı. İşin en acı tarafı veren de aslında bu olmalıdır.

21 MART-23 EYLÜL EKİNOKSU GÜNLERİ VE  TİLLO’DAKİ IŞIK SİSTEMİ

Gece ve gündüzün eşit olduğu günlere EKİNOKSU GÜNLERİ adı verilir. Yıl içinde gece ve gündüzün eşit olduğu iki gün vardır. Bunlardan biri 21 Mart, diğeri ise 23 Eylül’dür. Bilindiği gibi Tillo’da gerçekleştirilen ve (IŞIK OLAYI) olarak tesmiye edilen bir SİSTEM bulunmaktadır. Işık olayı İbrahim Hakkı Hazretleri’nin kurduğu bir düzenekle ilgilidir. Tillo ilçemizde 21 Mart ve 23 Eylül günleri IŞIK HADİSESİ olarak bilinen bir etkinlik düzenlenir. Bu iki günden 21 Mart günü bilindiği gibi aynı zamanda NEVRUZ Bayramıdır.  Nevruz için (BAHAR BAYRAMI) deyimi de kullanılır.

Nevruz sözcüğü Farsça “nev” ve “ruz “sözcüklerinin birleşmesinden meydana gelmiş olup yeni gün anlamına gelmektedir. Dünyanın en eski bayramlarından biri olarak ülkemizin içinde olduğu geniş coğrafyada kutlanan ve Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı (UNESCO) İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’nde yer almıştır.  21 Mart gece ile gündüzün eşit olduğu ve bundan sonra gündüzün uzayacağı gün dönümüdür. Nevruz, inanışa göre baharın ilk günü ve yıl başıdır. Kış aylarının bitip bahara erişilmesi nedeniyle şenlikler düzenlenir, çeşitli yemeklerden oluşan sofralar hazırlanır, oyunlar oynanır, boyalı yumurtalar yenir ve büyük ateşler yakılır, üstünden atlanır.

Yine bilindiği gibi 21 Mart’ın bir özelliği, gece ve gündüzün eşit olduğu gün olmasıdır. Bugün, asıl konuşulması gereken konulardan biri de gecenin ve gündüzün eşit olduğu günlerin (21 Mart- 23 Eylül) bu durumundan yola çıkarak İbrahim Hakkı Hazretleri’nin 3 asır önce kurduğu mekanizmayı anımsamak olmalıdır.

İbrahim Hakkı Hazretleri bilindiği gibi aslen Erzurumludur ve 1701 yılında Dünyaya gelmiştir. Tillo’nun kanaat önderlerinden Kadiri Şeyhi İsmail Fakirullah Hazretlerinin şakirtlerinden Osman Efendi’nin oğludur. 9 yaşlarında geldiği Tillo’da  (Babamdan bana daha yakın geldi) dediği Hazret-i Fakirullah’ın dergahında kalmış feyz ve terbiye almıştır. Birçok önemli merkezleri gezen İbrahim Hakkı Hazretleri, Padişah Mahmut döneminde davet edildiği İstanbul’da saray kütüphanesindeki eserlerden yararlanarak  (MARİFETNAME) adındaki ansiklopedik değeri haiz eserini yazmıştır.

70’e yakın eseri bulunan İbrahim Hakkı Hazretleri bu eserlerinde jeolojiden astronomiye, fizyolojiden psikolojiye kadar pek çok konuları işlemiş, böylece,  Müslüman bilim adamlarının, asrın bütün ilimleriyle ilgilenmeleri gerektiğini bizzat tatbik ederek ortaya koymuştur.

Üstadı Fakirullah Hazretleri vefat ettiğinde türbesinin mimarlık görevini bizzat üstlenerek, Türbe ile Kalet-ül Üstat adını verdiği, yine bizzat kendisi tarafından inşa edilen duvar arasında kurduğu sistem sayesinde yılın ilk ışıklarının (21 Mart-23 Eylül) Üstadının Türbedeki sandukasının başucuna düşmesini sağlayan bir düzenek kurmuştur. 1960’lı yıllarında türbenin restorasyonu sırasında bozulan bu düzenek uzun yıllar onarılamamış, sonunda Siirt eski Valilerinden Sayın Musa Çolak’ın himmet ve gayretleriyle Şehrimize davet edilen Prof. Dr. Cengiz Işık ve ekibinin bilimsel çalışmaları sonucu ancak 2011 yılında yeniden faal hale getirilebilmiştir.

Bu olaydan asıl çıkarılması gereken ders, Müslümanların ilimle uğraşmaları gereğidir. Yoksa 21 Mart-23 Eylül tarihlerinde doğan güneşin ilk ışınları İsmail Fakirullah Hazretlerinin türbedeki sandukasının başucuna vurmuş vurmamış, bunun maddi, hatta manevi açıdan hiçbir önemi yoktur. Bu olaydan alınması gereken asıl mesaj, Müslümanların ilme vermeleri gereken değerdir. İlmin her dalıyla uğraşmaları gerektiğidir.

1735’li yıllarda İbrahim Hakkı Hazretleri tarafından kurulan bir mekanizmanın, 1960 yılında yapılan restorasyon sırasında bozulması ve defalarca denenmesine rağmen, ancak 2011 yılında yeniden kurulabilmesi elbette ki düşündürücüdür.

Artık, 21 Mart ve 23 Eylül tarihlerinde sabah güneşin doğacağı saatte Tillo’daki bu  Güneş Hadisesinin izlenebileceğini anımsatırken, gerçek ilim adamlarının, pozitif ilim dallarını ihmal etmeyen bilginler olduğuna bu vesileyle bir kez daha vurgu yapalım, istedik.

TAŞLAMA

ÇANAKKALE RUHUNA

MUHTAÇTIR İNSANIMIZ

KARDEŞ, KARDEŞE DÜŞMÜŞ

HALİMİZE BAKINIZ

ELLİYEDİBİN ŞEHİT

VERDİK ÇANAKKALE’DE

TÜRKÜ, ARABI, KÜRDÜ

BERABERDİK CEPHEDE

BERABER OLSAK BİZİ

HİÇ BİR DÜŞMAN YENEMEZ

TARİH BUNUN ŞAHİDİ

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ

AZİZ RUHU ŞADOLSUN

CÜMLE ŞEHİTLERİMİN

ÇANAKKALE RUHUNA

SAHİP BU MİLLET BİLİN

ÇANAKKALE ZAFERİ

VE ŞEHİTLER GÜNÜNÜ

UNUTMADI, UNUTMAZ

BİLİN BU MİLLET BUNU

ÇANAKKALE ZAFERİ

BİZE İBRET OLMALI

DÜŞMANIMIZ, DOSTUMUZ

BİZLERİ TANIMALI

107 YIL ÖNCE

KAZANILDI BU ZAFER

57 BİN ŞEHİD KANI

BİL BUNA BEDEL

ŞEHİTLER ÖLMEZ DERİZ

ELBET ŞEHİTLER ÖLMEZ

107 YIL DEĞİL DE

BİN YIL GEÇSE DEĞİŞMEZ

BÜTÜN ŞEHİTLERİNİ

RAHMETLE ANIYORUZ

BUGÜN DE (ÇANAKKALE

GEÇİT VERMEZ) DİYORUZ

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER