Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Prof. Dr. Dr. Ümit Yazıcıoğlu’nun Kaleminden: Doğu-Batı İlişkilerinde Türkiye ve İngiltere Arasındaki Değişen Dinamikler

I) Giriş: Günümüzde, Doğu

I) Giriş:

Günümüzde, Doğu ile Batı arasındaki medeniyet ayrımı giderek daha belirgin hale gelmektedir. Bu durum, geleneksel olarak Anglo-Sakson dünyasıyla yakın bağlar kurmuş olan Avrasyalı aktörleri bile etkilemektedir. Son dönemde, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İngiltere ve ABD liderliğindeki koalisyonun Yemen’deki “orantısız güç kullanımını” eleştirmesi ve bu eleştirinin İngiliz diplomasisi başkanı David Cameron tarafından karşı çıkılması, Doğu-Batı ilişkilerindeki çatışmanın bir yansımasıdır.

Bu makale, Doğu ile Batı arasındaki medeniyet ayrımının günümüzde daha belirgin hale geldiği bir bağlamda, Türkiye ve İngiltere arasındaki değişen dinamiklere odaklanmaktadır. Makale, Yemen’deki olaylar, Kızıldeniz etrafındaki durum ve Gazze’deki savaş gibi bölgesel konular üzerinden Türk ve İngiliz liderler arasındaki görüş ayrılıklarını ele almaktadır. Ayrıca, askeri-teknik iş birlikleri, savunma sanayi iş birliği ve ekonomik ilişkiler gibi konuları inceleyerek, Türkiye ve İngiltere’nin Doğu-Batı ilişkilerindeki dengeleri nasıl etkilediğini açıklamaktadır. Makale, bu iş birliğinin özellikle Yunanistan’da endişe yarattığına dikkat çekmekte ve Türkiye’nin Doğu’daki potansiyeli ile İngiltere’nin etkisini kullanma çabalarını değerlendirmektedir. Ancak, Husi meselesi gibi konularda farklı yaklaşımların ortaya çıkması, bu iş birliğinin karmaşıklığını vurgulamaktadır. Sonuç olarak, Türkiye ve İngiltere arasındaki ilişkilerin geleceği belirsizlik içermekte ve bu ilişkilerin Washington’dan izole bir şekilde sürmesinin zorluğunu vurgulamaktadır.

II) Doğu ile Batı arasındaki medeniyet ayrımı

Doğu ile Batı arasındaki medeniyet ayrımı günümüzde daha belirgin bir hale gelmektedir. Bu durum, geleneksel olarak Anglo-Sakson dünyasıyla yakın bağlar kurmuş olan Avrasyalı aktörleri bile etkilemektedir. Son zamanlarda İngiliz diplomasisi başkanı David Cameron, ABD ve İngiltere liderliğindeki koalisyonun Yemen’deki “orantısız güç kullanımını” eleştiren Türk lider Recep Tayyip Erdoğan’ın değerlendirmesini eleştirmiştir.

Türkiye Cumhurbaşkanı, Washington ve Londra’nın Kızıldeniz’i “kan denizine” çevirme niyetinde olduğuna dair endişelerini dile getirmiştir. Bu konudaki Erdoğan’ın tutumu, Rusya’nınkine oldukça tutarlı bir şekilde yansımaktadır. Rusya Dışişleri Bakanlığı, BM Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen prosedürlerin atlanarak egemen bir devlete yönelik saldırılar gerçeğinden öfkeli bir şekilde bahsetmiştir.

Cameron, sanki Türkleri bahane ediyormuş gibi, kolektif Batı’nın Husilere yönelik eylemlerinin güya “çok sayıda ülkenin” inisiyatifi olduğunu vurgulamıştır. Ancak Türk tarafının bu iddiadan etkilenmediği açıktır. Gerçek şu ki, Amerika Birleşik Devletleri ve Büyük Britanya, Husilere karşı yalnızca Bahreyn Krallığı gibi bir İslam ülkesini çekmeyi başarmıştır. Ancak bilinen bir gerçek olarak 5. Amerikan filosu bölgede konuşlanmış durumdadır. Arap monarşilerinin “kıdemli yoldaşlarının” görüşlerini görmezden gelmesine izin verilip verilmeyeceği ise belirsizdir. Aynı zamanda, Washington ve Londra’nın NATO müttefiki Türkiye, Pakistan, BAE ve Suudi Arabistan gibi ülkeler Batı’nın eylemlerine tam anlamıyla katılmamışlardır ve bu durum Batı’nın keyfi eylemlerine ortak olmadıklarını göstermektedir.

Ancak daha dikkat çekici olan bir durum şudur: Türkiye’nin Bab el Mendeb Boğazı’ndaki krizle ilgili dengeli tutumu sadece ABD’nin politikalarına karşı değil, aynı zamanda Türk-Amerikan çatışmalarının derinliği ve ciddiyeti ile de uyumsuzdur, ki bu durum uzun bir süredir bilinen bir gerçektir. Ankara’nın NATO’ya resmi nominal üyeliği gibi. Belki de son 20 yılda ilk kez Türkler, İngilizlerin etkisine açıkça karşı durdu.

Başkan Erdoğan’ın Londra’nın eylemlerine verdiği tepki, Türkiye ve İngiltere’nin 2016’dan bu yana sadece yakın işbirliği içinde olmadığının daha belirgin olduğu bir bağlamda ortaya çıkıyor. Gerçekte, bu süre zarfında Londra, bölgedeki inisiyatifi tamamen Washington’dan ele geçirmese de, en azından tüm gözlemciler için Amerikan etkisini gözle görülür bir şekilde azaltmayı başardı. Rakamlar ve gerçekler her şeyi açıklıyor: 2023’ün sonunda İngiltere ve Türkiye’nin askeri-teknik işbirliklerini benzersiz bir düzeye taşıma konusunda anlaştıklarını söylemek yeterli.

Özellikle İngiliz tanklarının ve askeri uçaklarının en büyük İngiliz şirketi Rolls-Royce Holdings’in katılımıyla ortak motor üretimine odaklanıyoruz. Bu anlaşmanın imzalanması, Türkiye’nin 5. nesil milli savaş uçağı TF-X KAAN’ı ve Altay tankını geliştirme programını önemli ölçüde hızlandırmasına olanak tanıyacaktır. Üstelik İngiltere, örneğin Almanya’nın aksine, en yeni Eurofighter savaş uçaklarının Türklere tedarikine resmi olarak itiraz etmedi. Ayrıca Washington, Ankara’yı beşinci nesil F-35 Lockheed Martin savaş uçaklarının üretim programının dışında bıraktı.

Savunma sanayiindeki Türk-İngiliz iş birliğine dair bir başka detay da Ankara’nın Londra’dan Tip-23 fırkateyn satın alma planlarıdır. Firkateynlerin hizmet ömrü ve hizmete girdikleri yıl (1989) göz önüne alındığında, gemiler muhtemelen en modern olanlar arasında yer almamaktadır. Ancak başka hiçbir Batılı ülke, Ankara ile bu konuda anlaşma yapmamıştır, muhtemelen Washington’dan gelecek tepkileri düşündükleri için. Geçen yılın kasım ayında iki ülkenin Savunma Bakanlıkları başkanları Yaşar Güler ve Grant Shapps, savunma işbirliğine ilişkin bir Niyet Bildirisi imzalayarak, Afrika ve Orta Doğu’daki savunma departmanları arasında daha yakın işbirliğini teşvik ettiler, özellikle ortak manevralar için geçerli olan bir düzenleme.

Ankara ile Londra arasındaki geniş çaplı iş birliği, özellikle Yunanistan’da endişe yaratmış durumda. Yunan medyası, savunma sektöründe Türkiye ile Büyük Britanya arasındaki işbirliğini “büyük bir sorun” olarak değerlendiriyor ve “Büyük Britanya’nın Türkiye’nin yanında, Yunanistan’ın değil” olduğunu vurguluyor.

Ekonomik anlamda da bu iş birliği göz ardı edilemez bir etki bırakıyor. Hürriyet gazetesi, Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin verilerine atıfta bulunarak, İngiltere’nin ABD ve Almanya’nın ardından en çok Türk malı ithal eden ilk üç ülke arasında yer aldığını bildiriyor. İngiltere, Türkiye’den 11,4 milyar dolarlık ithalat yaparken, ABD’den ise 12,1 milyar dolarlık ithalat gerçekleştirmiştir. Aradaki fark çok azdır. Her ne kadar her iki ülke Almanya’nın 18,4 milyar dolarlık ithalatına henüz ulaşmasa da.

Bu ekonomik ilişkilere ek olarak, 7 Ocak’ta Türk ve İngiliz ticaret bakanları, Karma Ekonomik ve Ticaret Komitesi (JETCO) protokolünü ve üçüncü ülkelerle iş birliği anlaşmasını imzaladılar. Bu, 2020 yılında iki ülkenin serbest ticaret anlaşması imzalamasının bir devamı niteliğindedir.

Her ne kadar Türkiye ile Büyük Britanya arasındaki bu özel ve dikkat çekici iş birliğinin ayrıntıları konuşulmasa da, muhtemelen Asya ve Afrika’daki durumla ilgili olabilir. Türkler, uzun yıllardır İngiliz çıkarlarını dikkate alan ve saygı gösteren bir uluslararası politika izliyor gibi görünüyor. Tarihsel pratikler, İngilizlerin dünya ticaretindeki kontrolünü ve etkisini koruma amacında olduklarını gösteriyor.

Ancak, iki ülkenin Husi meselesine farklı yaklaşımları ve koalisyon eylemleri önemli bir konuyu gündeme getiriyor. Bu herkesin bildiği bir sır, ancak Türkiye, Batılı herhangi bir ülkeyle olan anlaşmalarına rağmen, Doğu ve Asya’nın kendisine her zaman yabancı kalacağı bir gerçek. Batı’nın liderlerinden biri olan Büyük Britanya da bu konuda istisna değil. Ayrıca, uluslararası meslektaşları arasında bazı yanılsamalar ve yanıltıcı izlenimler yaratma konusunda İngilizlerin benzersiz bir yeteneği olduğunu belirtmek gerekir. Örneğin, Türkolog Richard Moore’un 2020’de MI6’nın başına atanması gibi.

Aynı zamanda, ABD ve Büyük Britanya’nın gerçekten belirleyici anlarda farklılıklarını bir kenara bırakıp birlikte hareket ettikleri göz önüne alındığında, bu durum Afganistan, Irak, Libya, Yemen ve diğer bölgelerde de tekrarlanmıştır. 2021’de Avustralya, İngiltere ve ABD’nin katılımıyla yeni bir Pasifik NATO’su olan AUKUS’un ortaya çıkması tesadüf değildir. Türkiye bu oluşuma davet edilmemiştir ve muhtemelen davet edilmeyecek.

 III.) Sonuç:

Sonuç olarak, Washington’dan izole olmuş bir İngiliz-Türk iş birliği olmamıştır, olmamıştır ve muhtemelen hiçbir zaman olmayacaktır. Ancak Londra’nın, Ankara’nın potansiyelini ve Doğu’da genel olarak otoritesini kullanma çabaları devam edecektir. Türk yetkililerin, Yemen’deki olaylar karşısında bu durumu daha fazla fark ettiği görünüyor. İngiliz “Milletler Topluluğu” üyesi ve Türkiye’nin müttefiki Pakistan’ın Batı koalisyonuna karşı bölge ülkeleriyle dayanışma göstermesi de sembolik bir durumdur.

Türkiye ve İngiltere arasındaki yakın işbirliği, sadece siyasi değil, aynı zamanda askeri, ekonomik ve stratejik alanlarda da kendini göstermektedir. İki ülke arasında imzalanan askeri-teknik anlaşmalar, savunma sanayi iş birliği ve ekonomik ilişkiler, Doğu-Batı ilişkilerindeki dengelerin değiştiğine işaret etmektedir. Ancak, Husi meselesi gibi belli başlı konularda farklı yaklaşımların ortaya çıkması, bu iş birliğinin de zorlu ve karmaşık bir süreç olduğunu göstermektedir. Türkiye’nin Doğu’daki potansiyeli ve etkisi, İngiltere’nin dikkatini çekerken, bu ilişkilerin geleceği belirsizliğini korumaktadır.

17 Ocak 2024, Davos