Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Dicle Elektirik Reklam

Prof.Dr.Yasin Aktay’ın Kaleminden: Üniversite İle İlgili İdealler, Söylentiler ve Gerçekler

Her yıl dünya üniversiteleriyle ilgili değerlendirme raporu yayınlayan Londra merkezli uluslararası yükseköğretim derecelendirme kuruluşu Times Higher Education (THE), bu yılki “Dünya Üniversite Sıralaması” raporunu 27 Eylül’de Sidney’deki Dünya Akademik Zirvesi’nde açıkladı. Bu rapora göre Türkiye üniversiteleri yıllardır sürdürdükleri tırmanış trendinde önemli bir çıtayı daha geçmiş bulunuyorlar. Türkiye içinde üniversitelerin kalitesi hakkında birbirimize anlattığımızdan farklı bir tablo ile karşı karşıyayız yani.

Her yıl dünya üniversiteleriyle

Bu tabloda ilk 500’e 3, ilk 1000’e 11 ve sonraki sıralamalarda 75 üniversitemiz girmiş. Geçtiğimiz yıl 61 olan bu sayı 75’e çıkmış. Yine bu durumda Türkiye’den sıralamaya giren üniversite sayısı 2018’e göre üç kattan fazla artmış, yani yıllara göre düzenli bir yükseliş trendi var. Bu 75’in içinde 2007’den sonra kurulmuş olan epey Anadolu Üniversitesi de var. Mesela bu yıl Bartın Üniversitesi ilk 1200’ün içinde yer almış, geçtiğimiz yıl ilk 1000’de yer almış olan Fırat Üniversitesi bu yıl biraz gerilemeyle de olsa yine 1001-1200 bandında yeniden yer almış. Böylece Türkiye üniversiteleri toplam sıralamada ABD, Hindistan ve Çin gibi devlerin ardından en iyi temsil edilen yedinci ülke olarak önemli bir aşama kaydetmiş durumda.

Bu rapor yayınlandığında muhalif ağız hemen kendini tekrar toplayıp cevap yetiştirmeye çalışmış. Bu sıralama kuruluşlarının ciddiyeti veya piyasaya göre konum alan kuruluşlar olduğundan dem vuruldu. Oysa yıllardır Türkiye’de üniversitenin bittiğinden dem vuran, ilk 500’e, ilk 1000’e Türk üniversitelerinin neden girmediğini soranlar da kendileri. Üniversitelerin girmediğini söyledikleri sıralamalar daha önce de bu kuruluşların sıralamasıydı. Neticede bunlar ekonomik değerleme kuruluşları gibi üniversiteleri değerlendirme kuruluşları. Aslında bize göre de fazla abartılmaması gereken sıralamalar ama yine de bu tür kuruluşların bir değerlendirme aynası olarak işaret ettiği rakamsal bir gerçeklik oluyor.
Nitekim THE’nin (Times Higher Education) üniversiteleri sıralarken baktığı somut, rakamsal göstergeler var. Buna göre kuruluş araştırma ağırlıklı üniversiteleri, 5 alanda yer alan 18 performans göstergesi üzerinden değerlendiriyor:1- Öğretme (öğrenme ortamı), 2- Araştırma ortamı (hacim, gelir ve itibar), 3- Araştırma kalitesi (alıntı etkisi, araştırma gücü, araştırma mükemmelliği ve araştırma etkisi), 4- Uluslararası görünüm (personel, öğrenciler ve araştırma), 5- Sanayi (gelir ve patentler).

Gerçekliğine şahit olduğumuz üniversite gözümüzü dolduramayabiliyor ama rakamsal gerçekliği bu kriterlere göre değerlendirildiğinde karşımıza böylesine hiç de azımsanamayacak olumlulukta bir tablo çıkıyor. Tabii bu tablonun ortaya çıkmasının son 20 yıldır üniversite alanında atılmış olan adımların sonucu olduğunu söylemekten niye çekinelim? Türkiye’de 20 yıl öncesine kadar üniversitelerin devletin salt ideolojik aygıtları olmaktan öte bir rol oynamadığı, oynamasına izin bile verilmediği, buna mukabil bugün üniversitenin gerçek anlamda üniversite olarak, kendi idealini aramaya çalıştığının bir resmidir bu.
Bu tabloyu Türkiye’de üniversite alanında 20 yıl içinde yaşanmış bir devrim olarak görmemizi gerektirecek herşey var aslında. Üniversite-şehir, üniversite-sanayi buluşması, taşra-merkez karşıtlığının giderilmesi, üniversitenin bütün toplumsal ve ekonomik işlevleri, evrenselleşme vs. Tabii her bir tecrübede hala taşra izlenimleri yakalayıp bu gelişmeyi değersizleştirmeniz, yapılanları bir iki ağız hamlesiyle hiçleştirmeniz de mümkün.
Tuğba Tekerek’in “Taşra Üniversiteleri: AK Parti’nin Arka Kampüsü” başlıklı kitabı bütün bu kapsamlı sosyolojik gelişmeyi sadece AK Parti ile ilişkisine indirgemiş ve gelişmeleri görmek yerine sadece eksikleri görmüş.
Arka kapak yazısı artık dünya ölçeğinde gözardı edilemeyen devasa bir üniversiteleşme olgusunu, tecrübesini şu cümlelerle basite indirgiyor: “Siyasi iktidarın uzantısı olarak faaliyet gösteren, akademisyen alımlarının da konferansların da kulüp kuruluşlarının da siyasi iktidarın talimatları doğrultusunda yapıldığı […] Taşra üniversitelerinin artık binlerce lisansüstü öğrencisi de yetiştirdiği, lisanstan sonra lisansüstü eğitimin de değersizleştirildiği, taşradaki ‘siyasi iktidarın uzantısı üniversite’ modeli…”
Kitap boyunca bu ifadelerini desteklemek üzere “taşra” diye yaftaladığı 2007 sonrası açılmış üniversiteleri gezip bolca veri toplamış. Toplayabilir de, ama topladığı verilerin üniversiteler hakkındaki hikayeyi kapatması bir olgunun çok farklı boyutlarını görmesini engellediği gibi okuyucusunu da başka hiçbir şey görmemeye ayartmış oluyor.

Özellikle Doğu ve Güneydoğu üniversitelerinde görüştüğü öğrencilerin neredeyse tamamı HDP gençliği ve onların bütün ezberleri dramatik özgürlük hikayeleriyle boca edilmiş durumda. AK Parti’ye yakın öğrenci topluluklarının varlığı, buna karşılık HDP’lilerin kolay örgütlenemediği, kendi görüşlerine uygun bir faaliyet alanı bulamadıkları vs.

Detaylarına girmek için yerim yok ama aynı değerlendirmeyi, ODTÜ, Ankara, Hacettepe, Boğaziçi üniversiteleri için yapmayı denesin bakalım.
İsterseniz denenmiş gerçek gözlemlere dayalı tespitlerimi hemen aktarayım. Oradaki anti-AK Parti, anti-Erdoğan ideolojinin taşra dediği üniversitelerdeki her türlü AK Parti yanlısı faaliyetten çok daha radikal ve çok daha taşralı örneklerini bulabilir.
İkinci bir tespit, AK Parti’nin arka kampüsü olarak görülen üniversitelerin gerek öğretim üyeleri gerek öğrencileri arasında bir anket düzenlensin. Yok düzenlenmesin, anketten daha gerçek veriler var: seçim sandık sonuçları. Bu sandıklarda bütün partiler arasında tam bir çeşitliliği rahatlıkla bulabilir. Hatta birçoğunda AK Parti ortalama oylarının çok daha azını bu kampüs sandıklarında görürsünüz.
Peki aynı uygulamayı merkez üniversite denilen, “solun kurtarılmış kampüslerinde” uygulayalım. AK Parti’ye şufa niyetine ya hiç veya çok az oy çıktığını görebilirsiniz. Bunun açık göstergesi, AK Parti döneminde yeni açılmış üniversiteler sol-Kemalizmin hala hâkim olduğu üniversitelerde uyguladığı dışlayıcılığın onda bir ufkuna bile ulaşmamış olduğu değil mi?
Kimin arka kampüsünden bahsediyoruz? AK Parti’nin kendine arka kampüs oluşturmak gibi bir derdi olsaydı belki üniversiteleşme projesine hiç girişmemesi politik açıdan çok daha kârlı olurdu.

İyi niyetle bakalım, Tekerek belki 8 yıl önce, yani bu üniversitelerin daha emekleme aşamalarında ziyaret etmiş olduğu için sonraki gelişmelerini yeterince takip etmemiş olabilir. Olayın sadece skandal taraflarına odaklanmış olmasının ardındaki niyeti sorgulamıyoruz bile, ama bugün bizzat ziyaret edip küçümsemeye çalıştığı Bingöl Üniversitesi’nin Bingöl balını dünya birincisi haline getirme konusunda ortaya koyduğu bilimsel, araştırma-gelişme tecrübesini görebilir. Ziyaret etmemiş göründüğü Siirt Üniversitesi’nin şu anda Türkiye’nin ilk küçük baş payetleme birimini kurarak bölge ve hatta bütün Türkiye’nin küçük baş hayvan varlığını bilimsel ve teknolojik temelde geliştirme konusunda ortaya koyduğu çabaları görebilir.
Tabii her bir üniversite her alanda iddialı olmaz, olamaz da. Bu, bırakalım idealini, üniversitenin gerçekliğine aykırı bir durum. Buna mukabil Türkiye’deki 20 araştırma üniversitesinin yanısıra 20 üniversite için uygulanmakta olan bir ihtisaslaşma süreci var ve sonuçlarını ilgiyle, başarı temennilerimizle izlemeye devam edeceğiz.