Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Dicle Elektirik Reklam

Prof.Dr.Yasin Aktay’ın Kaleminden:Asrın Felaketinin Yıl Dönümünde, Şehirlerimiz ve Borçlarımız

Şehir üzerine düşünmek, kendimiz
Şehir üzerine düşünmek, kendimiz üzerinde düşünmenin, kendimizi anlamanın en iyi yolu. Şehirlerimizi yönetmeye talip olanları seçeceğimiz süreçteyken esaslı soruları sormaya, kendimize ışık ve ayna tutmaya devam edelim. Tam bir yıl önce ülkemizde yaşanan asrın felaketi karşısında şehirlerimiz, bir bakıma, nesiller boyunca birbirimize yükleyip ertelediğimiz borçları karşımıza çok acı bir biçimde çıkardı.
Ödenmemiş borçların, yerine getirilmemiş sorumlulukların, ihmallerin karşımıza çıkardığı felaket, bu nesil için bir imtihan da oluşturuyordu. Bu imtihanda kimi her zaman yaptığı gibi hiçbir sorumluluk üstlenmeden, borçlarını inkâr ederek karşılık verdi. Halkımızın önemli bir kısmı da bu felaket karşısında hatırladığı borçlarını, hatta başkalarının borçlarını da üstlenerek yardıma koştu. Böylece asrın felaketi aynı zamanda asrın dayanışma olayını yaşamamızı da sağlamış oldu.
Dünyada birçok ülkenin rahatlıkla altında kalabileceği bu felaketin daha ilk saatlerinden itibaren halkıyla, devletiyle hatta bütün gönül coğrafyasıyla bu millet asaletiyle, birlik ve beraberliğiyle çıkmayı başardı. İki hafta içinde yıkılan konutların yerine yeni konutların temelleri atılmaya başlandı. Yıldönümü itibariyle afetzedelere teslim edilen konutlar, devam edenlerle birlikte bütün dünyaya yeni bir destan yazdık desek yeridir. Bu destanın ufkunda depremde hayatlarını kaybeden insanlarımıza Allah’tan rahmet, geride kalanlara da başsağlığı, sabır ve metanet diliyor, bütün halkımızı da bu felaket karşısında sergiledikleri asrın dayanışması dolayısıyla tebrik ederek şehir üzerine düşünmeye devam edelim.
Şehir insanın bütün kapasiteleriyle dünyaya dair hayallerini gerçekleştirebildiği, ideallerini yansıtabildiği, değerlerini izleyebildiği, tasarımlarını ortaya koyabildiği yerdir demiştik.
O yüzden büyük devletler, baştan itibaren iddia sahibi devletler iddialarını kurdukları şehirlerle ortaya koymaya çalışmışlardır.
Aristo’nun Devlet felsefesinden etkilenen Büyük İskender çıktığı meşhur büyük Doğu seferinde (tabii ki ustasını kendine göre yorumlayarak, hatta onun kastetmediği şekilde yorumlayarak) kurduğu şehirleriyle de meşhurdur. Kurduğu şehirlerin hepsinde sonrayı çok iyi gören müthiş bir öngörülülük ve düzen olduğu bilinir.
Gerçekten de insanların yaşayabileceği, meydanlarıyla, sokaklarıyla, pazarıyla, bütün sokakların meydana açılan düzeniyle bu şehirlerine yön veren şey sadece İskender’in kafasındaki felsefi tasarım değil, aynı zamanda dillere destan Atina şehrinin kötü tecrübeleridir.
Atina demokrasinin beşiği sayılıyor ama iki atın veya eşeğin yan yana geçmekte zorlanabildiği dar sokakları ve alabildiğine kaotik şehir yapılanması ve kötü belediye hizmetleri dolayısıyla aslında yaşam kalitesi çok düşük bir yerdir.
Yaşam kalitesini azaltan şeylerden biri, garip gelebilir ama, belki de demokrasisidir. Farklı güç dengelerinin işlediği kentte söz geçirilemeyen unsurlar, merkezden yönetilemeyen kent inisiyatifleri veya aktörleri istedikleri yere evlerini kurmak, faaliyetlerini yapmak suretiyle kenti düzenin kurulmakta iyice zorlandığı bir kaotik duruma sokuyorlardı. Kentte demokrasi var ama bu aynı zamanda şehirde insanların birbirlerine karşı sorumluluklarını yok eden bir etki ile işliyordu.
Kenti başka türlü tasarlamak gerekiyordu. İnsanların birbirlerine karşı hukukunu gözetecek, ortak yararı bilip onu ikame edebilecek bir otorite de gerekiyordu. İskender Atina’yı veya kurulmuş olan Yunan şehirlerini düzeltemiyordu ama sıfırdan kuracağı yeni şehirlerde bu idealini gerçekleştirmenin arayışına girecekti.
Şehri bu disiplinle kuracak ve kozmosa uygun bir yapı oluşturmak bir devlet otoritesi gerektiriyordu tabii. Esasen İbn Haldun’a göre şehir olgusunun ilk doğuşu güçlü devlet iradelerini gerektirmiştir.
Gerçi şimdi kuruluş aşamasını geçmişiz. Yani sıfırdan kurulan şehirlerde birçok şey yapmak mümkün, ama ya eskiden kurulmuş ve her devirde farklı felsefeler, çıkarlar veya inisiyatiflerle farklı işlemlere maruz kalmış tam bir canlı höyüğe dönüşmüş şehirlerdeki durum ne?
Eskinin hoyratça, tam bir tarih vandalizmiyle yok edilmesi yetmiyor gibi, yeni kurulan yerlerde bile beş sene sonrasını göremeyen, kısa bir süre içinde hem trafik akışı açısından hem de bina sıklığı açısından tıkanıp kalan şehirler hangi felsefe, hangi kişilik, hangi inanç yoksunluğunun eseridir?
Eskiden kurulan şehirlerde şehrin elli-yüz yıl sonraki gelişimi dikkate alınarak torunların yaşayacağı şehirlerin ihtiyaçları öngörülür ve ona uygun şehirler yapılırdı. İlginç olan bugün onca geçmiş tarih ve tecrübe birikimine rağmen, günümüzde kurulan şehirlerde işler birkaç sene sonrasını bile hesaba katmayan bir acelecilikle yapılıyor. Arka arkaya kurulan devasa blokların ihtiyaç duyacağı yeterli yol genişliği, otopark büyüklüğü hesaba katılmıyor ve şehrin bu yeni bölgeleri de kurulduktan çok kısa bir süre sonra boğulmaya başlıyor.
Bugün çok yakındığımız, şehirlerin bir kimliğinin olmamasıyla ilgili sorunlar büyük ölçüde bu öngörüsüzlükten kaynaklanıyor. Ancak mevzu sadece öngörüsüzlük değil, elbette sorumluluk anlayışımızla ilgili ciddi boyutları var.
Sorumluluk, aslında şehirli olmanın ilk ve en temel değeri ve duygusu olmalı. Başkalarına karşı sorumluluğumuzun idrakiyle başlıyor şehirli olma hali.
Şehir Peygamber efendimiz tarafından medine olarak isimlendirilmiştir. Medine, medeniyetin adıdır diyoruz ama medeniyet zaten Medineye referansla isimlendirilmiş. Aslolan Medine’dir, yoksa medenilik, yani batılı tabirle sivillik, değil.
Medine ise din sözcüğünden türemiştir. Medine dinin en ideal şekliyle yaşanacağı, dinin ideallerinin, öngördüğü insan ilişkilerinin en ideal şekliyle, tevhidin özüne uygun olarak, kula kulluğa yer bırakmamacasına yaşandığı yerdir. Dinle aynı kökenden olan sözcük ise deyn’dir.
O da borç demektir. Medine, yani şehir insanın özünde borçluluğunu ifade eder.
Şehirde yaşayan insan, şehirdeki diğer insanlara borçludur. Sosyolojik olarak şehirde yaşanan işbölümü dolayısıyla herkes yaşadığı konforu işbölümünde üzerine düşeni yapmakta olan başka insanlara borçludur. Bu borcunu ödemenin en önemli yolu kendisi de bu işbölümünde yüklendiği işi ibadet aşkıyla, borcunu öder gibi, günahlarının kefaretini öder gibi en güzel şekliyle yapmasıdır. Onun aşağısında kalan her yükleniş borcun ödenmemesi, yani dinin eksik kalmasıdır.
Şehirde yaşayan herkes herkese karşı borçludur. Herkes de dinin sahibi olan Allah’a borçludur. Allah bütün borçların takipçisi ve kefilidir. Başkalarına karşı sorumluluklarını yerine getirmeyi ihmal eden aslında Allah’a karşı suç işlemiş olur.
Şehir hayatının kendiliğinden yüklediği işbölümü içinde kimse borçtan muaf değildir. Elbette görevlerin niteliğine göre borç daha fazla olabilir, ama herkes varlığını bu şehir içinde diğerlerinin hizmetlerine borçludur.
Bu borcu önce tanımakla ve ödemeye azmetmekle başlar medeniliğimiz.
Bu borcu bilmeyen ve tanımayanların şehir yönetimini üstlenmeleri caiz olmadığı gibi, bu borcu hissetmeyenlerden oluşan bir toplumu yönetmek de apayrı bir imtihandır.