Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
Dicle Elektirik Reklam

Prof.Dr.Yasin Aktay’ın Kaleminden: Halid Bin Velid’in Gittiği ve Gösterdiği Yoldan, Diyarbakır

Gazze ve Aksa Tufanı
Gazze ve Aksa Tufanı ufkunda yeni sosyolojiyi gençlerle konuşmak üzere Diyarbakır’dayız. Gençlik ve Spor Bakanlığının düzenlediği kampta gençlerin Gazze konusunda ne kadar hassas olduklarına şahit olmanın saadetini yaşıyoruz.
Gençler kamp dolayısıyla Diyarbakır’a gelmişken şehri fetheden Halid bin Velid ve burada yatan şehit sahabeler dolayısıyla Diyarbakır’ın farklı bir yüzü ve tarihiyle ister istemez tanışmış oluyorlar.
Aslında Diyarbakır’a gelenin ilk görmesi gereken yanıdır bu İslam şehrinin. Diyarbakır İslam’la daha miladi 639 yılında yani Malazgirt’ten 432 yıl önce İslam’la şereflenmiş bir şehir. Bugün şehre başka türlü bir tarih yazmaya çalışanların gözden uzaklaştırmaya çalıştıkları bir gerçektir bu. Şehrin surlarında Mekke ve Medine’den sonra en fazla sahabe naaşı yatmaktadır. Anadolu’nun bir İslam yurdu haline gelmeye başlaması bu tarihten itibaren Diyarbakır kapısından başlamıştır ve bugün yine bir İslam diyarı olmaktan çıkarılmaya çalışılmasında da bu kapı kullanılmaya çalışılmaktadır. Üstelik ismi Kudüs ile özdeşleşmiş, Haçlılara karşı İslam birliğini yeniden tesis ederek Kudüs’ü fethetmiş olan Kürt Selahaddin Eyyubi’nin torunlarına bunu yaptırmaya çalışıyorlar. Gazze’de soykırım yapan İsrail’in Siyonist projesi için, Nil’den Fırat’a kurulacak Siyonist yapı için Kürtleri hizmetçi bir nüfus olarak hazırlamaya çalışıyorlar. Gariban genç Kürtleri de “kimliklerine sahip çıkmak” adına bu vazifeye ölesiye gönüllü olarak koşturuyorlar.
Bu koşturmaca içinde Diyarbakır’a da özel bir rol yüklemiş oluyorlar. Oysa Diyarbakır’ın özüne gidildiğinde ilk görülecek olan şey İslam’ın kapısı olması, ilk görülecek kişi de Halid bin Velid.
Doğrusu büyük tevafuk. Halid bin Velid’le tanıştığınızda tabii ki onu sadece Diyarbakır’ın dolayısıyla Anadolu’nun fatihi olma vasfıyla kalmıyorsunuz. Hatta onun bütün fetihlerini inanılması gerçekten zor bir seri hikayeler bütünü olarak tanımakla da kalmıyorsunuz. Elhak, sadece Müslüman olduktan sonra kumanda ederek katıldığı savaşların sayısı 62 olarak geçiyor kayıtlarda. Hepsinin ayrı bir hikayesi, ayrı bir planı, uygulaması ve tecrübesi var. Medine’den yola çıkıyor, kâh Şam’da, kâh Irak’ta kâh Körfez taraflarında kah Fırat’ın doğusunda, Diyarbakır’da ve başka yerlerde. Önceleri üç yıl boyunca bizzat Hz. Peygamber’den gelen emirlerle, sonra başkumandanlık görevinde Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’den gelen talimatlarla seferden sefere koşuyor ve girdiği bütün savaşları kazanıyor. Denilebilir ki tarihin hiçbir döneminde bu kadar hızlı ve gerçekleştiği yerde kalıcı bir yayılması olmamıştır hiçbir yönetimin. Halid bin Velid’in fethettiği her yerde bilahare İslam’ın bütün kuralları, şehir ve medeniyet hedefleri de kalıcı hale getirilerek uygulanmış ve o toprakların hepsi halen İslam toprakları olarak duruyor.
Halid bin Velid’i hatırlamamızı gerektiren şeyse bana göre bu kumandanlıkları ve savaş kahramanlıkları değil. Genellikle bu yanıyla hatırlanır, oysa onun asıl daha büyük kahramanlığı onun kendi nefsiyle mücadelesinde yatar.
Herşeyden önce onu Müslüman olma şeklinde muhteşem, destansı bir kahramanlık vardır. Müslüman olmadan önce Hz. Peygamber’e karşı Kureyş düşmanlığının şahinlerinden ve öncülerindendir. Müslümanlara karşı yürütülecek her türlü düşmanlıkta en şahin görüşleri öne süren ve hepsinde fiilen yer alan kişidir. Müslümanların Uhud’da yenilmesini sağlamış, bu sayede Kureyş’in kahramanı ve önde gelen, gözde liderlerinden biri haline gelmiştir.
Diğer yandan Kur’an-ı Kerim’de bizzat çok gurur duyduğu ve kendisine Araplar arasında şan ve şeref kazandıran babası Velid b. Muğire hakkında öyle bir sure vardır ki, İslam’dan ve Müslümanlardan hayat boyu nefret etmesini gerektirecek telafi edilmez bir sebeptir. O sure orada durdukça Müslümanlar onu okumakta ve babası hakkında kötü düşünecek kötü söyleyeceklerdir.
Bütün bunlara rağmen kendi kardeşi kendisinden çok önce Müslüman olmuş, kendisine göre büyük bir gaflet ve dalalete düşmüştür. Ama tam bu noktada, Halid en güçlü olduğu, Kureyş nezdinde en muteber olduğu, Kureyş’in de henüz mağlup görünmediği bir ortamda yaptığı sorgulamalarla İslam’ın hakikatine şahit oluyor ve Müslüman olmaya karar veriyor. Bana göre bu başlıbaşına Halid b. Velid’i girdiği savaşlardan daha da büyük bir kahraman kılan bir boyut. Kendi ailesine, geleneklerine, hatta kendi konumuna karşı gelen bir çağrıya kulağını açabilmek, ona icabet edebilmek.
Ancak Halid’in kahramanlığı burada bitmiyor. Bana göre bundan da daha az olmayan başka bir kahramanlığı tam da kumanda ettiği 62 savaşın tamamını kazanarak Müslümanlar nezdinde oluşturmuş olduğu doğal otoriteden Hz. Ömer’in bir talimatıyla hemen vazgeçebilmesi ve ordu içinde sıradan bir nefer olarak görevine devam etmiş olması. Oysa kumanda ettiği savaşlardaki emsalsiz başarıları dolayısıyla inanılmaz bir güç biriktirmiş durumda. Doğası itibariyle bu kadar savaş kazanmış hiçbir asker edindiği doğal otoriteden, elinde bulundurduğu güçten öyle kolay vazgeçmez. Öyle bir tablo ki, dışarıdan bakanın, azil kararı geldiğinde Halid’in “bana da bu yapılır mı?” diyerek isyan etmesini çok doğal göresi gelir. Onun durumunda nice insan bu kadar güç, maharet, savaş yeteneği varken böyle bir emir karşısında isyan etmekten başka bir yol seçmemiştir.
O ise gelen emri (Yermuk savaşı esnasında geldiği ve karışıklığa yol açmaması için) tebliğ etmekte geciken Ebu Ubeyde’ye kızmıştır. Hz. Ömer’in azil kararının bilinen bir gerekçesi tam da kazandığı bu kadar savaştan dolayı, “Halid’siz savaş kazanılmaz” algısının oluşmasının Müslümanlar için tehlikesini bertaraf etmektir. Ama kararda Halid’e karşı bazı suçlamalar da var ve Halid kendisine isnat edilen suçlamalar karşısında isterse öfke ve isyan yolunu seçip Müslümanları çok daha erken bir parçalanmaya sürükleyebilirdi.
Aslında gerçekten Halid’in hayat hikayesini okuyan biri rahatlıkla “Halid’e de bu yapılır mı?” diye isyan edesi gelir. O ise bunu yapmak yerine hemen görevi aynı tevazu ve yüce gönüllüğe sahip Ebu Ubeyde’ye devreder ve onun komutasında hiçbir şey olmamış gibi görevine devam eder. “Benden başka harcanacak adam yok mu?” demeden sıradan bir nefer olarak İslam ordusundaki hizmetine yine devam eder.
Bizde yıllarca bir makamdan başka makama terfi ede ede yaşadığı halde bir makamda kalma süresi bitti diye hemen saf değiştiren insanların çokluğu ne yazık ki bir norm oluşturuyor gibi.
Diyarbakır’ın ve aslında bütün Anadolu’nun ilk fatihi Halid b. Velid ise bir yıldız gibi bize yol gösteriyor. O yıldız orada dururken bu yollarda kaybolanların ne bahanesi olabilir?