15 Temmuz 2016’da gerçekleştirilmek istenen, ancak Mustafa Kemal’in Askerleri tarafından engellenen FETÖ darbesinin yıldönümünde zihinlere bir soru takılmakta. Acaba darbeleri hep askerler mi yaparlar! Ya da sivillerin yaptıkları darbeler yok mu! Evet, “Darbe!” denilince nedense aklımıza gelen hep askeri darbeler olmaktadır. Oysa askeri darbeler yanında, sivil darbelerin daha derin izler bıraktıkları bilinen bir gerçektir. Bir ülkede yüksek eğitim kurumları, yargı mensupları, üst düzey bürokratlar, medya, sivil toplum kuruluşları birilerinin devamlı dinlenmesi ve kontrolü altında iseler, o ülkede derin devlet de vardır, derin hükümet de. Her ne kadar o ülke şeklen demokrasi ile yönetiliyor olsa bile, bir sivil darbenin tahakkümü altında demektir.
İnsanların, sürekli olarak dinlenmeleri ve takip altına alınmaları en çok komünizm rejimlerinde yaşanmıştır. Bir zamanların Sovyetler Birliğinde (bugünün Rusya’sı) kadının, kocasını; kocasının karısını fişlediği ve ihbar ettiği söylenir. Adına “DEMİR PERDE!” ülkeler denilmesinin sebebi de bundandır.
Dönüp Türkiye’ye baktığımızda, benzeri acı gerçeklerin yaşandığına şahit olmaktayız. Ordu içinde, ordu mensuplarını fişleyen subaylar var. Bağımsız olduğu iddia edilen yargı mensuplarının telefonları dinleniyor, emniyetçiler, emniyetçileri dinliyor. Gizlilik, mahremiyet denilen mefhum kalmadı. İnsanlar, kendi evlerinde bile gözetleniyorlar. Hani, bir Televizyon kanalında “Biri bizi gözetliyor!” diye bir dizisi vardı ya! Gerçekten izleniyoruz ve bunu hiç aklımızdan çıkarmamamız gerekli. Antidemokratik bir ülkede yaşıyorsak, devamlı gözetim altındayız, demektir.
Şunu da söyleyelim ki, insanların özel hayatlarını dinlemek, gözetlemek ahlaki olmadığı gibi, dini açıdan da sakıncalıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de:
“Ya eyyühellezine amenütenibu kesıram minez zanni inne ba’daz zanni ismüv ve la tecessesu ve la yağteb ba’duküm ba’da e yühıbbü ehadüküm ey ye’küle lahme …” buyrulmaktadır.
İnsanların birbirleri hakkında kötü düşünceler beslememeleri gerektiğini belirten bu âyet-i kerime, insanları dinlemenin ve onları izlemenin bir haksızlık olduğunu ilân ediyor.
Türkiye, maalesef birbirlerine güvenmeyenlerin ve birbirlerini gözetleyenlerin ülkesi olmuş durumda.
Bu gerçeği asla unutmayalım. Siviller de darbe yapar. Ancak, doğrudan müdahale şeklinde değil yasamaya, yargıya ve yürütmeye müdahale ederek, hissettirmeden darbeler yapabilirler! Uyanık olalım.
DARBE ANAYASASINDAN KURTULALIM DERKEN!
Mevcut anayasa, 12 Eylül 1980 darbesi ürünü bir anayasa! 1982 yılında referanduma sunulan anayasa yüzde 92 gibi rekor bir oyla yürürlüğe girmişti. Aradan 40 yıl geçti, geçen yıllar içinde birçok maddesi değeiştirildi ama, hâlâ aynı anayasayla yönetildiğimizi iddia edenler var. 12 Eylül Anayasasını bahane ederek değiştirmek istiyorlar. Değişiklikle ilgili çalışmalar ne safhadadır, bilemiyoruz. Ancak, yeni bir anayasanın hazırlanması işinin hiç de kolay olmadığı gün geçtikçe daha da belirginleşiyor. Hele, hazırlanıp da referanduma sunulduğu zaman 12 Eylül anayasası gibi değil yüzde 92 kabul oyu alması, yüzde 50’lık oyla kabul edilmesi bile zor gibi görünüyor.
İhtilal ürünü anayasalar, darbelerin yapıldığı dönemlerdeki terör olayları nazara alınarak, terörü önlemeğe yönelik hazırlanır. İşte, 12 Eylül ürünü anayasa böyle bir anayasadır. Demokrasiden çok, ülkenin birlik ve beraberliğini amaçlayan maddeler konulmuş ki, sözde terör önlensin. 12 Eylül Anayasasında Devlet birinci planda tutulurken, vatandaş, ikinci plana itilmiştir!
Yeni hazırlanacak anayasanın ise demokrasiyi güçlendirmek amacı taşıdığı öne sürülüyor. Yeni anayasada bu bakımdan demokratik öğeler ön plana çıkarılacakmış. Yani birey ön plana çıkarılacak, Devlet ikinci plana atılacakmış!
İki açıdan, yeni anayasanın tepki anayasası olmasından korkuyorum. Bunlardan birincisi, laiklik istismarına karşı, laikliğin ortadan kaldırılması, en azından törpülenmesidir. İkincisi de TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ söylemlerine karşı bazı tarafların duydukları tepkiler sebebiyle MİLLİYETÇİLİK KAVRAMININ KATLEDİLMESİDİR. Bu iki husus, haklı olarak yeni hazırlanacak anayasa konusunda kuşkular duymamıza yol açmakta!
Bir de, Anayasanın değişmez, değişmesi dahi teklif edilemez maddeleri vardır. Anayasanın bu ilk üç maddesinin değişikliğe uğratılabileceği endişesini de duymuyor değiliz. Anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilmesi yoluna gidilirse, işte o zaman ANAYASANIN IRZINA GEÇİLMİŞ OLACAK, DEMEKTİR!
Temenni ederiz ki, anayasayı değiştirmekle görevlendirilecek olanlar ANAYASANIN IRZINA GEÇMEK BASİRETSİLİĞİNİ GÖSTERMEZLER!
TAŞLAMA
MEHMET ŞİMŞEK İSTİFA
ETMELİDİR ASLINDA
ŞAYET VEBAL ALTINDA
KALMAK İSTEMİYORSA
ERHAN ÇETİNKAYA DA
İSTİFA ETMELİDİR
VEBALİ ÇOK BÜYÜKTÜR
GERÇEK BU, BİLMELİDİR
EMEKLİ MAAŞINI
DÜŞÜK TUTMAK İSTEYEN
MEHMET ŞİMŞEK’E SORMAK
İSTERİZ NİÇİN-NEDEN
ON BİN LİRA BİR GÜNLÜK
GEÇİMİNE YETER Mİ
EY MEHMET ŞİMŞEK SENİ
ÜÇYÜZBİN DE KESER Mİ
HOKUS-POKUS DİYEREK
ENFLASYONU DÜŞÜREN
TÜİK’İN BAŞKANI SÖYLE
ENFLASYON NE GERÇEKTEN
MEVKİ VE MAKAM DEĞİL
VİCDAN ÖNEMLİ OLAN
MEVKİ VE MAKAM İÇİN
FEDA EDİLMEZ VİCDAN